Gece Edebiyat

Özünde İyi İnsan

  Özünde iyi insandı Ragıp Bey. Ama gelin görün ki iyiliği, karın doyurmaya yetmiyordu. Sofraya et getirdiği nadirdi. Doya doya yediklerinde, takvimler hep Kurban Bayramı’na denk düşerdi.

  4 çocuğu arasında en büyükleriydi Filiz. Okuldan arta kalan zamanlarında annesinin yanında tam zamanlı bir ev hanımıydı. Kalan 3 kardeşe, sözümüz ona erkek olduklarından ev işi verilmezdi. Köyde âdet böyleydi. Bir duyan olursa cam kapı sildiklerini, maazallah konu komşu ne derdi.

  Bir akşam yemeği sırasında konu açıldı:

-Eline sağlık kızım çok güzel olmuş çorba.
-Afiyet olsun baba.
-Okul nasıl gidiyor?
-Okul çok iyi baba. Neşe öğretmenle konuştum bugün. Beni bir heveslendirdi ki sorma. Çok güzel işler yapacaksın ileride diyor. Hele bir üniversiteyi kazanayım.
-Olur olur kızım. Zamanla her şey olur.

  Yemekler yenip sofra toplandıktan sonra ocağa çay konur ve Zümrüt Hanım, aynı telaşa kapılırdı: sonraki günün okul ödevleri.

-Haydi Ahmet haydi. Sen kalkmadan oturmuyor kardeşlerin de dersinin başına.
-Anne tamam, şu bitsin.
-Ne bitsin oğlum, reklam var televizyonda.

  Kaytaramayacağını anladığında küçük kardeşlerine sataşırdı Ahmet. Yerde yuvarlanıp birbirlerinin üzerine çıkarlardı. Zümrüt Hanım’ın dilinde henüz tüy bitmemişti aynı sözleri sarf etmekten:

“Yavaş olun çocuğum yavaş, yavaş.”

  Bulaşıkları yıkadıktan sonra Filiz de katılırdı aralarına. Fakat bir fincan çay kadar dahi oturmaz, arka odaya giderdi hışımla. Bilirdi tek kurtuluşunun okul olduğunu.

  Yatakları hazır ettiğinde Zümrüt Hanım, “Haydi” derdi Filiz’e. “Haydi kızım, geç oldu sen de yat. Kalkamazsın yarın.”

  Kızaran gözleri ve yorgun elleriyle “Tamam annem, iyi geceler.” der, öpücük kondururdu uzaktan. O tamam’ın altında en az iki saat yatardı. Bilirdi Zümrüt Hanım, bilirdi de ses etmezdi. O da farkındaydı, tek kurtuluşu okuldu.

İlerleyen günlerde yine bir akşam yemeği esnasında okul konusu, bu kez Ahmet üzerinden açıldı:

-Baba.
-Oğlum.
-Biz 23 Nisan için gösteri yapacağız ya…
-He
-Öğretmen, kıyafet aldıracakmış. Herkesten para topluyor.
-Eee
-Hep geçiştirdim ama bir ben kaldım vermeyen.
-Ne kadarmış?
-…

  Masada belli etmese de koca bir yumru oluştu boğazında Ragıp Bey’in. Kaşıktaki fasulye, fasulye değil de betondu sanki. Koca adam utanmasa ağlayacaktı.

  O gece çocuklar yattıktan sonra Ragıp Bey ve Zümrüt Hanım’ın tartışmaları, Filiz’in kaldığı arka odadan duyuluyordu. “İş var da ben mi gitmiyorum Zümrüt, iş var da…” derken hararetli hararetli, Zümrüt Hanım “şşşt” diyordu. Daha kısık sesle yineliyordu Ragıp Bey “İş var da ben mi gitmiyorum.”

 Duydu hepsini Filiz, duydu ve o an yalnızca uyumak istedi. Kitaplarıyla birlikte ışığı da kapatıp yorganını açtı. Kısa bir süreliğine annesinin “Ragıp hayır” deyişini işitti. Öylece durdu hareketsiz. Bekledi. Ses gelmeyince yorganın içine girip uyudu.

  O geceyi takip eden günlerde, annesinin Ragıp hayır’ları çoğalmıştı. Filiz, soğanları küp küp doğrarken mutfakta girdi söze:

-Anne
-Hı
-Dinlediğimden değil de öyle, sesiniz geliyor bazı geceler. Kızıyorsun sanki babama. Bir şey mi oldu anne?
-N’olacak kızım, bir şey yok. Yanlış duymuşundur. Doğradıysan at onları tencereye.

  Ne olduğunu anlaması çok da uzun sürmedi Filiz’in. Birkaç hafta sonra bir pazar sabahı, komşu seslendi bahçeden:

-Zümrüt abla huu…

Kalemini kitabın arasına iliştirip bahçeye çıktı Filiz:

-Emine abla annem komşuya kadar gitti. Hoş geldin hayırdır.
-Bizim eski hocaların kızının çeyizini düzmüşler Filiz. Akşamüzeri onu görmeye gideceğiz. Söyle annene.
-Eski hocalar kimdi Emine abla?
-Annen bilir yavrum, haydi kal sağlıcakla.

  Kitaplarının başına döndükten kısa bir süre sonra da annesi geldi eve. Emine ablanın dediklerini ona da söyledi. Eski hocalarının kim olduğunu ise öğrenemedi. Tanımazmış öğrense de. Küçükmüş onları son gördüğünde. Filiz, bunca yıl görmediği insanları görmenin şimdi mi akıllarına geldiğini düşündü. Düşüncesini böldü annesi:

-Giyiver üzerine güzel bir şeyler kızım. Yemek yer, gideriz.
-Anne ben gelmesem.
-Aaa çok ayıp olur. Üzerinde onca emekleri var.

  Yeniden sorguladı Filiz. Üzerinde emekleri olan, bunca yıl görmediği, bahsi geçen eski hocalar kimdi? Kızı mı vardı? O kimdi?

Akşamüzeri sofraya oturdular ailecek. Bu kez okul konusu açılmadı. Sessizce yerlerken yemeklerini, bahçe kapısına formaliteden koydukları zil çalındı. “Bir bakıver kızım” dedi babası. Çatalını tabağa bırakıp mutfak kapısından bahçeye çıktı Filiz. Yürüdü, yürüdü. Gri kapıyı gıcırdatarak açtığında sırıtan insanlar gördü karşısında. Ellerinde çiçek ve çikolata olan sırıtan insanlar.

“Buyurun kime bakmıştınız?” diyemeden, önde sırıtan inci kolyeli teyze girdi söze:

-Maşallah kızım, pek de güzel.
-A yok siz çok yanlış geldiniz.

  Güldü Filiz. Asıl gitmeleri gereken eve vardıklarında yaptıkları bu yanlışlığı anlatıp onların da katıla katıla güleceklerini düşündü. Evlendiğinde iki sevdalı, çocuklarına bile anlatacakları bir anıydı. Güldü Filiz yeniden. Çok geçmedi ki Ragıp Bey belirdi uzaktan. Ellerini iki yana açıp kırk yıllık dostunu görmüş gibi aldı sözü:

-Ooo hoş geldiniz, hoş geldiniz buyurun.

  Filiz arkasını dönüp babasına baktı. Gözlerini kaçıran Ragıp Bey, içeri davet etti sırıtan insanları. Filiz o an anladı. Eski hocalar diye biri yoktu. Kızı da. Çeyizi de. Onlar, bu sırıtan insanların metaforundan ibaretti.

  Salonda hepsi birbirinden sessiz insan kalabalığı vardı. Kahve yapması için mutfağa gönderilen Filiz, kahve harici her şeyi yapıyordu. Dudaklarını yoluyor, hızlı hızlı soluk alıyor, kafasını kaşıyor, şuncacık alanda volta atıyordu. Annesi geldi yanına.

-Anne n’oluyor?
-Şşşt, duyacaklar.
-Anne, kim bunlar?
-Ben çok direttim Filiz. Her gece dedim babana. Hayır dedim, her…
-Anne!

  Allah’ın emri peygamberin kavliyle Filiz o gün, tanımadığı bir adama verildi. Sırıtan insanlar gittiğinde ağlayarak kapandı babasının ayaklarına:

-Baba verme beni o adama yalvarırım baba. Fazlalık mıyım evde. Kaldırın bir tabağı önümden. Ne yemek yerim ne su içerim. Baba sen iste ben hem okur hem işe giderim. Verme baba yalvarırım verme beni o adama.

  Ragıp Bey, paltosunu alıp evden çıktı. Filiz o gün boğazı yırtılırcasına ağladı.

Ertesi sabah uyandığında kitapları, okul çantası ve üniforması gitmişti. Günün büyük çoğunluğunu odasında ve yorganın içinde geçiriyor, bir yudum su dahi içmiyordu. Ne annesinin ne babasının yüzü vardı ona bakmaya. Öyle böyle, akşam oluverdi. Elinde tepsiyle odaya gelen annesi, tepsiyi masaya koyup Filiz’in yatağına oturdu. Yorganı üzerinden aldı. Cenin pozisyonunda yatan kızının saçlarını okşadı.

-Hiç doğurmasaydım yaşamayacaktın bunları. Yoksulluk nedir bilmeyecektin. Çaresizliği görmeyecektin. Doğurmasaydım dedim dün gece. Yaşatmaya ne hakkım var bunları sana. Dün gece baban da çok ağladı. Kötülüğünü ister mi hiç senin. Hem seni düşündü hem bizi. Orada çok rahat edeceksin bak gör. Seni çok sevdiler. Anneler hisseder kızım. Babana da darılma. O özünde iyi bir insan.

  İki ay sonra köy meydanında yapıldı düğünü. Sırıtan insanlar bir bir iliştirirken boynundaki kırmızı kurdeleye altınları, Filiz yalnızca babasına bakıyordu. Gözlerini ondan kaçıran, bir köşede sessizce oturan babasına. Düğün bitti, evlere dağıldı herkes. Sözde eşi olan, tanımadığı o adamın arabasına bindiğinde Filiz, gözyaşı bile dökemiyordu artık. Tüm bedeninin nasır tuttuğu hissine kapıldı. Adam konuştukça Filiz susuyordu. Eve geldiler. Salondaki koltuğa oturdu Filiz. Ellerini birbirine kenetlemiş, yere bakıyordu. Adam da oturdu yanına. Bir süre yan yana oturup yalnızca yere baktılar.

-Benden nefret ediyorsun değil mi?
-…
-İstersen bu gece ben burada yatayım.
-…

  Oturduğu yerden sessizce kalkıp odaya gitti Filiz. Gelinliğini çıkarıp çöp gibi attı yere. Müstakbel kayınvalidesi sırıtan hanımın aldığı saten pijamalar yatağın üzerindeydi. Onları da attı çöp gibi yere. Öylece girdi yorganın içine. Gözyaşı dökemeden baktı tavana. ‘Babam birkaç ay önce ölseydi’ diye düşündü. ‘Bugün kendi evimde olurdum. Arkasından biraz ağlardık ama avunurduk. Bilirdik. Cennete giderdi. Ne de olsa, özünde iyi insandı.’

"dalgınlığınıza gelmek istiyorum ve kaybolmak o dalgınlıkta."

Translate »