Gece Edebiyat

Babaannemin Mektupları

Meğer babaannem ile dedemin filmlere konu olacak bir hikâyesi varmış…

“1952, Şubat/ Manisa

Bu mektubu sana yıllar öncesinden yazıyorum. Şayet evlenirsek ki ömrümü senin o güzel gözlerine sığdırmaktır dileğim, bu mektubu eline vereceğim. Olur da önümüze engeller çıkarsa ve bir başkası ile yazıldıysa kaderim, hiç düşünmem bir kibrit yakarım arka bahçeye, tutuştururum bu yazdıklarımı. Böylece ne sen bilirsin tüm bunları ne de aynı yastığa baş koyacağım bir başka adam. 

Bugün ayın yirmi dokuzu. Şubat’ın yirmi dokuz çektiği o nadir senelerden. Seni bugün gördüm ilk kez. Ne adını biliyordum ne sanını. Bildiğim tek şey, bu birkaç dakikalık anla birlikte kalbimin çok başka attığı…”

-Sevgiii, gül suyu döktün mü yan odadakilere?

-Geliyorum anne.

Okuduğum mektubu bir hışımla çekmeceye geri koyup mutfağa gittim. Etraf kadın çorabı ve tavuklu pilav kokuyordu. “Maşallah yavrum pek büyümüş, Allah hayırlı ölüm versin inşallah.” Sesleri “Sevgi, tuz verebilecek misin bize güzelim?” seslerine karışınca gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Allah hayırlı ölüm versin ama aynı zamanda pilavı da tuzlu mu sunsundu?

-Sevgi, neredesin?

-Geldim anne, geldim.

-Kızım gül suyu nerede?

-Arka odaya baktım da bulamadım.

-Kızım arka odada gül suyunun işi ne, oturma odasındaydı en son, git döküver insanlara.

Aklımı karıştıran mektup ve ayağıma büyük gelen rahmetli babaannemin misafir terlikleriyle birlikte salona yollandım. Sobanın üzerindeki gül suyunu aldım, kıvrılmış danteli düzelttim (babaannem dantel çok severdi) ve tek tek teyzelere uzattım. Allah kabul etsin yavrum’larla açtıkları avuçlarını, âmin deyişim ve gül suyu döktüğüm an ile birbirine ovuşturup yüzlerine götürdüler.

-Anne, gül suyunu döktüm herkese.

-Tamam kızım sağ ol. Kaybolma bir yere, şu son dua okunsun helva dağıtacağız bak.

-Arka odadayım anne, bir şey olursa seslenirsin.

-Ne var şu arka odada, Melahat teyzenlerin yanına otursana be kızım.

Dua okunmaya başlanmış, ben ise koşup arka odaya kaçarak mektuba devam edecek olmanın heyecanını yaşıyordum. Bu zamana kadar nasıl görmediğimi sorgulayıp kendime de kızıyordum. Çekmeceyi açtım tam da bıraktığım gibiydi, devam ettim okumaya…

“…Sahaftaki kitapları öylesine dikkatli ve şefkatle inceliyordun ki raflardaki kitap olmayı diledim o an. ‘Bakar mısınız?’ diye seslendiğinde etrafta hiç görevli yoktu. Bunu fırsat bilip pembe bir yalan söylemek zorunda kaldım.

-Merhaba, hoş geldiniz, nasıl yardımcı olabilirim?

-Merhaba, şu kitabın ilk basımı sizde mevcut mu acaba?

-Sizi biraz bekleteceğim, kontrol etmem gerek.

‘Lütfen bir görevli çıkıp gelmesin şu an’ duası edip kasa arkasına geçtim ve kalın bir defter buldum, onu açıp inceliyormuş gibi yaptım. 

-Bakıyorum, bakıyorum… Evet, İstanbul’da bir tane görünüyor. Dilerseniz birkaç güne getirtebiliriz.

-Çok teşekkür ederim, çok iyi olur, hiçbir yerde bulamıyordum.

-Adınız soyadınız nedir?

-Erdem Yekrek.

-Tamamdır Erdem Bey, not alıyorum, haftaya bugün tekrar gelip kitabı alabilirsiniz.

Hatırladın mı? Tıpkı böyle olmuştu ilk diyaloğumuz. Sonrasında sen sahaftan ayrılınca hızla çıktım kasanın arkasından, tam o sırada da dükkânın sahibi geldi, ucuz yırttım bir nevi. Bu, sana ilk mektubumdu. Haftaya neler olacak inan bilmiyorum. İkinci mektubumda detaylıca anlatırım. Tek dileğim, kalbimde dolanan kelebeklerin sana da uğraması…

Nesrin.”

İlk mektubu okuduktan sonra heyecanla ikincisini aramış fakat yaklaşık 20-25 mektup arasından hangisinin olduğunu bulamamıştım. Rastgele çektim birini, başladım okumaya:

“1955, Haziran/ Manisa

Sen bugün ağladın ya yanımda, kalbimde bir kelebek son nefesini verdi, diğer tüm kelebekler üşüştü başına. Ne olur ağlama bir daha. Söz veriyorum birlikte geleceğiz her şeyin üstesinden. Bugüne kadar kim kırdıysa seni, kırgınlıklarından sarılacağım, korkularından öpeceğim yeter ki ağlama, o güzel gözlerin yalnızca mutlulukla baksın bana.

Nesrin.”

Mektuplar arasında hızla süzülürken elim, eciş bücüş bir sayfaya rastladım. Muhtemelen üzerine bir içecek dökülmüş ve o şekilde kurumuş diye düşündüm. Başladım okumaya:

“2002, Kasım/ Manisa

Buraya kadarmış. Bu, sana/bize yazdığım yirmi dokuzuncu ve son mektubum. Yokluğunun ardından 50 gün geçti, ancak alabiliyorum elime kalemi. Ben dahil tüm sevdiklerin, harap olduk gidişine…

Oğlumuz gitgide sana benziyor, gözleri tıpkı seninkiler gibi özledikçe dalıp gidiyorum. Seni ilk gördüğüm 1952 Şubat’ından beri hayatım sandığının aksine hep olumlu yönde değişti. Biliyorum her zaman derdin ‘Beni severek başına dert aldın. Kendi dertlerimi kendine kattın.’ diye. Ama yanıldın. Onların hiçbiri dert değildi bana. Senin yanında olduğum her gün, düğünümdü. 16 yaşımdaydım, küçüktüm, bilmezdim böyle sevdaların olabileceğini. Varmış. İyi ki seninle tatmış gönlüm bu sevdanın değerini. İyi ki senin için almış yerini kalbimdeki her bir kelebek. 

Gözüm gibi sakladığım/ sakladığımız bu mektupları, gidişinin ardından arka odadaki kahverengi çekmecede saklamaya karar verdim. Bana da bir şey olursa çocuklarımız ve torunlarımız bulup bizi yâd etsinler. Engel olamıyorum gözyaşlarıma. Bu temize geçtiğim kaçıncı kâğıt, bilmiyorum. Kuru yerlerine yazmaya çalışıyorum ama nafile. Daha yazarsam bu da yırtılacak. Sadece şunu bil, ömrümün son anına kadar seni seveceğim…

Nesrin.

İstemsizce dolan gözlerimden bir damla yaş aktı kâğıda, yeterince gözyaşını emmemiş gibi sanki. Diğer mektupları çekmeceye geri koyup elimdeki son mektupla birlikte mutfağa gittim. Annem ve halam; helvaları, plastik tabaklara koyuyorlardı. 

-Sevgi neredesin Sevgi, hadi yardım et.

-Anne, hala; bu mektupları biliyor muydunuz?

-Ne mektubu onlar?

-Babaannem yazmış.

Kimse bilmiyordu. Babaannemin bu küçük sırrını ilk keşfeden bendim ailede. Tüm eş dost, rahmetli babaannemin evinden gidince yine kaldık biz bize. O zaman dedi babam “Getir bakalım Sevgi, neymiş neyin nesiymiş bu mektuplar.” O gece hiçbirimiz uyumadık. 29 mektubu sıraya dizdik ve teker teker okuduk. Ocakta fokurdayan çaya, halamın ağlayışları eşlik etti. Bir noktadan sonra hepimiz koptuk. Babaannemin ne kadar cesur ve yürekli bir kadın olduğuna, sabrına, sevdasına, Erdem dedemin yıllardır peşine takılan dertlerine ağladık. Gün ağarınca da kapı ziliyle irkildik. Hepimiz bir yere kıvrılıp uyuyuvermişiz meğer. Kapıya baktım, Melahat teyzeydi, babaannemin can yoldaşı. Mercimek çorbası yapmış bize, içeri davet ettim. Yerdeki boş çay bardaklarını ve sayfalarca mektubu görünce hüzünlü bir tebessümle bize baktı:

“Demek buldunuz Nesrin’in mektuplarını…”

Ece ÖZER, 17.05.1998 tarihinde Edirne’nin Uzunköprü ilçesinde doğdu. İlköğrenimini Süloğlu Cumhuriyet İlköğretim Okulunda bitirdikten sonra daha iyi bir öğrenim görebilmek adına ailesi ile Edirne’ye taşındı. Ortaokul dönemlerinde çeşitli öyküler ve şiirler yazdı. Onu yazmaya teşvik eden olay, 12 yaşında katıldığı şiir yarışmasında derece elde etmesiydi. Lise dönemi süresince de yazmaya devam etmesinin yanı sıra sinema sektörüne ilgi duymaya başladı ve 2014 yılında Akademi Edirne 2 adlı projenin Sinema Atölyesi’ne katılmaya hak kazandı. 7 ay boyunca çeşitli sanatçılardan eğitim aldı. Sene sonunda arkadaşlarının da katkısıyla çektiği kısa film ile 7. Gençliğin Gözünden Türkiye Liselerarası Kısa Film yarışmasına katıldı ve derece elde etti. 2016 yılında, liseden mezun oldu ve o yaz evde tek başına üniversite sınavına hazırlanmaya başladı. Bu esnada ona en büyük destek İnstagram üzerinden açtığı hayalleregidenyolum adlı çalışma bloğu oldu. 2017 yılında Anadolu Üniversitesinde İletişim Tasarımı ve Yönetimi bölümünü kazandı. Bu süreçte yaşadığı tecrübeleri daha detaylı anlatıp büyük kitlelere ulaştırabilmek adına Wordpress üzerinde aynı isimle bir blog açtı. Halen çeşitli konular hakkında yazmaya ve kendini geliştirmeye devam ediyor.

Translate »